Blog'a Dön
Hayat

Bir Kruvasanla Kime İlham Veriyorum?

Bir kruvasan bazen sadece kruvasandır. Ama sosyal medya çağında kahvemiz, tatilimiz, otel manzaramız, okuduğumuz kitap ve hatta sadeleşme halimiz bile “içerik”e dönüşebiliyor.

Bir Kruvasanla Kime İlham Veriyorum?

Bu soruyu ilk olarak yurt dışında kendimi bir kruvasanın fotoğrafını çekmeye çalışırken fark ettiğimde sormuştum.

Öyle alelade bir kruvasan da değildi tabii. Güzel ışık, güzel tabak, yanında kahve, arkada hafif flu bir masa düzeni. Hani insan bakınca “hayat güzel aslında” falan demek istiyor. Ya da en azından “burası neresi?” diye sormak.

Sonra bir an durdum. Ben şu anda tam olarak ne yapıyorum?

Bir kruvasan yiyorum. Ama aynı anda onu biraz belgeliyor, biraz estetikleştiriyor, biraz da dünyaya sunuyorum.

Ve işin komiği, bunu yaparken kendimi kötü de hissetmiyorum. Çünkü güzel bir şeyi paylaşmak istiyorum. Çünkü ben de başkalarının paylaştığı bazı şeylerden etkileniyorum. Bir yer görüyorum, gitmek istiyorum. Bir kitap görüyorum, okumak istiyorum. Bir ritüel görüyorum, kendi hayatıma eklemek istiyorum. Ama sonra içimde başka bir ses konuşuyor (her zamanki gibi):

Meriç, sen şimdi burda insanlığa (gerçekten) ilham mı veriyorsun, yoksa sadece çok güzel tereyağlı bir hamur işi mi yiyorsun?

Bu soruyu komik buluyorum çünkü çağımızın özeti gibi.

Eskiden bir insanın yediğini içtiğini fazla göstermesi ayıptı. Tatile gittiyse çok anlatmaması, lüks bir yerdeyse bunu insanların gözüne sokmaması, pahalı bir şey aldıysa sessizce kullanması beklenirdi. “Görgü” dediğimiz şeyin bir kısmı, sahip olunanı fazla görünür kılmamaktan geçerdi.

Şimdi ise aynı davranış başka bir isimle geri döndü: İçerik.

Yediğini göstermek içerik. Gittiğin oteli göstermek içerik. Sabah kahveni göstermek içerik.
Spor ayakkabını, kitabını, toplantı öncesi masanı, bavul hazırlığını, havuz kenarındaki şezlongunu göstermek içerik.

Hatta iş biraz daha ileri gitti. Artık bunları göstermek sadece “ben buradayım” demek değil; “sen de kendin için böyle bir hayat kurabilirsin” demek gibi sunuluyor.

Bir noktada sosyal medyada paylaşım yapanlar olarak küçük küçük marka departmanlarına dönüştük. Kendi hayatımızın görsel dilini kuruyor, kendi gündelik deneyimlerimizi paketliyor, kendi sıradan anlarımıza “paylaşılabilirlik” katmaya çalışıyoruz.

Presence Hub’da insanların birkaç saatliğine telefondan, hızdan, veri akışından uzaklaşabilecekleri alanlar açmaya çalışıyorum. Bir yandan odaklanmayı, anda kalmayı, dikkatimizi geri almayı, sürekli bölünmeden yaşamayı konuşuyorum. Ama bir yandan bu düzenin ortasındayım, güzel bir anı görünce elim telefona gidiyor.

Bu çelişkiyi fark ediyorum. Ve açıkçası bu çelişkiyi sadece kişisel bir tutarsızlık olarak görmüyorum. Çünkü mesele artık sadece “paylaşmayı seviyorum” meselesi değil. İçinde yaşadığımız kültür, görünür olmayı neredeyse var olmanın bir uzantısı haline getirdi.

Bir şeyi yaşamak başka, yaşandığını göstermek başka. Ama sosyal medya bu ikisinin arasındaki mesafeyi iyice daralttı. Ne yediğimiz, nerede oturduğumuz, hangi kitabı okuduğumuz, hangi etkinliğe gittiğimiz, nasıl dinlendiğimiz, nasıl çalıştığımız…Bunların hepsi bir tür kimlik dili haline geldi.

Eskiden “görgüsüzlük” sayılan şeyin bugün “estetik paylaşım” olarak görülmesi biraz da buradan geliyor. Kodlar değişti. Ayıp olan şey, başka bir sosyal ortamda kabul edilebilir hale geldi.

Burada tuhaf bir psikoloji var.

Çünkü bazen paylaşım, yaşanan anı büyütüyor. Bir masaya daha dikkatli bakıyoruz. Işığı fark ediyoruz. Renkleri görüyoruz. Güzelliği seçiyoruz. Hayatın içinden küçük bir kare çıkarıp ona anlam veriyoruz.

Bu tarafını seviyorum.

Ama bazen de paylaşım, yaşanan anın önüne geçiyor. Daha kahvenin tadına bakmadan açıyı düşünüyoruz. Tatildeyken manzaraya değil, manzaranın nasıl göründüğüne bakıyoruz. Bir yerde bulunduğumuz için değil, orada bulunmanın nasıl algılanacağı için heyecanlanıyoruz.

Bu tarafı yorucu.

Odaklanma meselesi de tam burada devreye giriyor zaten. Odaklanmak sadece telefona daha az bakmak değil. Odaklanmak, bir şeyi yaşarken onunla aramıza sürekli bir izleyici sokmamak. Kendi hayatımızı, başkalarının gözünden izlemeye başladığımız anı fark etmek.

Benim derdim güzel şeylerin paylaşılmasıyla değil. Güzel masaları, güzel otelleri, estetik detayları, iyi giyinmeyi, şehirde kendine ait küçük ritüeller yaratmayı seviyorum. Hatta bunların insanın hayat enerjisini yükselttiğine de inanıyorum.

Ama bu sevdiğimiz şeylerin hepsine “ilham” etiketi yapıştırınca komik bir yere geliyoruz.

Bazen bir kruvasan sadece kruvasandır.

Her kahve ritüel olmak zorunda değil.
Her otel manzarası dönüşüm hikayesi taşımak zorunda değil.
Her tatil “kendime alan açtım” cümlesiyle açıklanmak zorunda değil.
Her güzel elbise “bugün kendimi seçtim” manifestosuna bağlanmak zorunda değil.

Bazen insan güzel bir şey yer.
Bazen güzel bir yere gider.
Bazen canı paylaşmak ister.
Bazen de biraz gösteriş yapar.

Bunu kabul etmek bana daha dürüst geliyor.

Çünkü gösteriş kelimesinden o kadar korkuyoruz ki, onu daha kabul edilebilir kelimelerin arkasına saklıyoruz. İlham diyoruz. Estetik diyoruz. Yaşam tarzı diyoruz. Tavsiye diyoruz. İçerik diyoruz.

Oysa arada sırada “Evet, burası güzeldi ve ben de güzel görünsün istedim” demek dünyanın sonu değil.

Asıl mesele, bunu fark ederek yapmak.

Bir şeyi paylaşırken kendime bazen şunu sormak iyi geliyor:

Bunu gerçekten paylaşmak mı istiyorum, yoksa bu anın görülmesine mi ihtiyacım var?

Ve galiba bu ayrımı her zaman net yapamıyoruz. Ben de yapamıyorum. Bir yandan “anda kalalım” diyoruz. Bir yandan o anın story süresi 15 saniyeye sığar mı diye bakıyoruz. Bir yandan sadeleşmek istiyoruz. Bir yandan sadeleşme halimizin de güzel görünmesini istiyoruz. Bir yandan içimize dönmekten bahsediyoruz. Bir yandan içe dönüş kampının dışarıdan nasıl göründüğünü düşünüyoruz.

Bence çağımızın en fark etmeye değer yerlerinden biri burası: Hepimiz biraz farkındalık peşindeyiz ama farkındalığımızın da görünür olmasını istiyoruz.

Bu yüzden kendime çok acımasız davranmıyorum. Çünkü paylaşmak bazen gerçekten bağ kurmak. Bazen birinin paylaştığı bir cümle, bir kitap, bir masa, bir fikir, bir yürüyüş, bir etkinlik insanda bir kapı açabiliyor. Bunu biliyorum. Ben de bundan besleniyorum.

Ama kendime şunu hatırlatmak istiyorum:

Paylaşmak, yaşamanın yerine geçmesin.

Bir an güzelse, önce orada olayım. Bir şey lezzetliyse, önce tadına bakayım.
Bir yer etkileyiciyse, önce içimde “yer” etmesine izin vereyim.
Sonra istersem paylaşırım. Bazen gerçekten insanın kendine vereceği en büyük ilham, bir şeyi paylaşmadan da güzel bulabilmesidir.