Blog'a Dön
Edebiyat

Bir Mektup Kadar Yavaş

Mektuplar hayatımızdan çekilirken sadece kağıt ve zarfı mı kaybettik? İki romanın izinde; beklemek, söylenemeyenleri yazmak ve bu hızlı çağda duygulara demlenecek zaman bırakmak üzerine.

Bir Mektup Kadar Yavaş

Görünen o ki, mektup çağı kapandı. Artık kimse oturup saatlerce birine yazmıyor, herkes üç saniyede bir emoji ile cevap veriyor, dijital çağda sabır yeni lüks deniyor. Doğru olabilir. Ben de artık mektup yazmıyorum mesela. Ama bu hikayeyi her duyduğumda içimden bir şey yine de itiraz ediyor. Çünkü silikleşen şey sadece mektup yazılması değil sanki. Mektubun bize öğrettiği bir şey de kayboluyor: Yavaşlama, bekleme ve daha da önemlisi, içimizdekini sindirme payı.

Küçükken mektup yazmayı çok severdim. Elimde kurşun kalem (evet o zamanlardaki mektuplarımızın pek çoğunu kurşun kalemle yazmışız), önümde çizgili kağıt, kime yazdığımı bile bazen tam bilmeden başlardım cümleye. Mektup, düşünceyi yavaşlatan bir şeydi bana kalırsa; yazarken durup düşünüyordun, sildiğin bir cümleyi bir daha yazamıyordun, o yüzden her kelime biraz daha ağırlıklıydı. Lise yıllarına geldiğimde, mektup yerini e-postaya bıraktı ama alışkanlığım pek değişmemişti, biri bana uzun bir e-posta yazdığında, sanki zarfı elimde tutuyormuşum gibi hissederdim.

Bir keresinde yazlık arkadaşım Burcu bana mektup yazmıştı. Doğum gününü McDonald's'ta kutlayacağını söylüyordu, beni de davet ediyordu. Ama mektup elime ulaşıp ben okuyana kadar doğum günü çoktan geçmişti. O günden beri hep aklımda kalmıştır bu; mektup ne kadar güzel olursa olsun, zamanında ulaşmazsa bir işe yaramaz bazen…

Geçen ay Virginia Evans'ın "Muhabbet" kitabını okudum. Roman tek bir karakter üzerine kurulu: Yetmiş üç yaşında, emekli bir avukat olan Sybil Van Antwerp'e. Kitapta tek satır üçüncü şahıs anlatım yok — hepsi onun yazdığı ve ona gelen mektuplardan, e-postalardan oluşuyor. Sybil her sabah yazı masasına oturuyor, erkek kardeşine yazıyor, en yakın arkadaşına, bahçıvanlık kulübünün üyelerine, ona bir dersi yasaklayan eski üniversite dekanına, sevdiği yazarlara, editörlere... Bir de hiç gönderemediği mektuplar var, yıllara yayılan, kime yazıldığı baştan belli olmayan bir itiraf gibi. O gönderilmemiş mektupların içinde, kabullenmekten kaçtığı bir gerçek saklı.

Kitabı bitirdiğimde aklıma hemen Susanna Tamaro'nun "Yüreğinin Götürdüğü Yere Git" kitabı geldi. O da mektuplarla kurulu ama hepsi tek bir kişiye yazılmış. Yaşlı Olga'nın torunu Marta'ya bıraktığı, belki hiç okunmayacak bir itiraf. Tek yönlü bir aktarım yani. Olga'yı hep aynı pencereden, torununa anlattığı haliyle görüyoruz. Evans'taysa mektuplar onlarca farklı kişiye gidiyor, kafamızda Sybil'e dair bambaşka pencereler açılıyor. Kardeşinin bildiği Sybil başka, dekanın karşısındaki Sybil başka, gönderemediği mektubun muhatabının hiç görmeyeceği Sybil çok daha başka.

İki kitabın hissi bende çok benzer bir yerde örtüştü. İkisinde de yaşlı bir kadın var, ikisinde de "keşke bunu yüz yüze söyleyebilseydim" hissi taşıyan cümleler var. Bir mektup, söylenemeyeni söyleme cesaretidir aslında; yüz yüze bakamadığın bir gerçeği kağıda dökebilirsin, çünkü kağıt sana ters ters bakmaz, seni yargılamaz, sözünü kesmez.

Ama elbette farklar da vardı. Tamaro'nun kitabı bana daha çok bir itiraf gibi geldi, neredeyse günah çıkarma sahnesi gibi. Büyükanne, torununa hayatının hatalarını anlatıyor, af dilemeden. Evans'ın Sybil'iyse mektubu bazen tam tersine kullanıyordu. Onu sevenleri otuz yıldır mektupla belli bir mesafede tutuyordu. Bana ulaşabilirsiniz, ama çok da değil. Mektup ona hem bağ kurma hem de gerçek yakınlıktan kaçma imkanı veriyordu. Bu da bana aslında bir mektubun aynı zamanda hem bir köprü, hem de bir duvar olabileceğini hatırlattı.

Milenyum kuşağı olarak bize “yavaş yavaş” hız öğretildi. Her şeyin anında cevaplanması gerektiği, bekletmenin kabalık ya da umursamazlık olduğu öğretildi. Ama bir mektubun güzelliği aslında tam da o bekleme süresinde saklı değil mi? Burcu'nun kaçırdığım McDonald's doğum günü hariç tabii.

Dürüst olmam gerekirse, ben de artık mektup yazmıyorum. Bu çağ gerçekten geçmiş galiba; kimin posta kutusunu heyecanla kontrol ettiğini hatırlamıyorum bile. Bugün birine "sana mektup yazacağım" desem muhtemelen garipser. Halbuki bir yanım o güzel zarflara, pullara özeniyor halen.

Ama "Muhabbet" ve "Yüreğinin Götürdüğü Yere Git" benim zihnimde ve kalbimde yer alan kitaplar olduğu için şunu da düşünmeden edemiyorum: Konu gerçekten mektup yazmak mıydı, yoksa yavaşlamak mı, içimizdekini sindirmek mi, bir öfkeyi sağaltmak mı, bir yası demlendirmek mi? Belki mektup sadece bunları yapmanın eski bir yoluydu, ama tek yolu değil.

Sen de merak ediyor musun mesela bugün, bu hızda, bir öfkeyi ya da bir yası yavaşça demlendirmenin bize kalan bir yolu var mı?

Belki de bu yüzden halen bir şeyleri yazıya dökerek anlatmaya bu kadar önem veriyorum. Katlayıp zarfa koymasam ve pulunu yapıştırıp yollamasam bile…