Tatmin olmak, hayatın karşımıza çıkardığı en zor sınavlardan biri. Sürekli peşinde koştuğumuz, ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım bir adım öne kaçan bir havuç gibi anlatılır bize. Yeterince kazanan, yeterince başaran, daha fazlasını istemeyen biri de bu yüzden çabasını kaybetmiş biri gibi görülür. Ama işin aslı bambaşka.
Hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra iyi bir büroda staja girdiğimde, umduğumdan çok daha yüksek bir maaşla çalışmaya başlamıştım. İlk birkaç ayda fark ettiğim şey, maaşımın değil, ihtiyaçlarımın büyüdüğü oldu.
Bir anda ofise eski çantamla gidemez olmuştum. Ayakkabılarım "yeterince iyi" değildi artık, üzerimdeki kazak ilk toplantıda fark edilecek kadar sıradan geliyordu bana. Bir sürü değişik çorap almazsam olmazdı sanki. Üstelik, instagramın olmadığı yıllardan bahsediyoruz. Yani ofis “outfit”imi binlerce insana göstermiyordum. Kazandığım her kuruş, harcanacak yeni bir gerekçe buluyordu kendine.
Benimki, ihtiyacım çoktan karşılanmışken bile içimde duran o hep daha fazlasını isteme haliydi. Bilirsiniz belki o hali, daha fazla yer göreyim, daha fazla şey alayım, bu da güzelmiş, o da hoşuma gitmiş…Yıllar sonra anladım ki, elindekini eksik görmeden geçirdiğin bir ay, harcadığın parayla değil, harcamadığın enerjiyle doyuruyor seni.
Bunun bir adı var aslında: Hedonik adaptasyon. Ne kadar çok kazanırsak, referans noktamız o kadar hızlı kayıyor. Dün lüks gördüğün şey bugün asgari standardın oluyor, tatmin çizgisi de sürekli bir adım öne kaçıyor.
Bunu sadece parayla açıklayamayız elbette. Mesela hayatın hep aynı hızda, aynı sağlıkta, aynı ilişkilerle devam edeceğini varsayarak yaşıyoruz. Şükretmeyi unutuyoruz, çünkü şükür, elindekinin bir gün bitebileceğini kabul etmeyi gerektiriyor. Bu kabulü ertelemek, bizi sürekli bir sonrakini istemeye itiyor.
Örneğin yıllardır migrenle yaşıyorum. Sık değil ama geldiğinde iki günümü perdeleri kapatıp yatakta geçirmeyi istediğim, bazen yapabildiğim bazen de mecburen hayata karışmak zorunda olduğum zamanlar yaşayabiliyorum. Hayatım daha yorucuyken, yani sürekli koşuşturan, hep bir sonraki hedefe kilitli, eğlenceye de, işe de, tatile de yetişeyim endişesinde bir hayatken, migren daha sık uğrardı. Yoga ve meditasyonla, düzenli olarak pratik etmeye çalıştığım farkındalıkla hayatı biraz yavaşlatmaya başladığımda, bu gözle görülür şekilde azaldı.
İki günlük ağrının ardından kalkıp sokağa çıktığımda, hayatın ne kadar güzel olduğuna dair içimden methiyeler düzerdim. Basit bir yürüyüş, bir fincan sıcak içecek, ağrımayan bir baş; hepsi birden bir bayram havasına bürünürdü. Ama bu hissi yakalamak için önce acı çekmem gerekiyordu sanki.
Maaşla da migrenle de karşıma çıkan ders aynıydı aslında: Gerçekten neye ihtiyacım olduğunu görebilmek. İzlediyseniz mutlaka hatırlarsınız, ”Up in the Air" filminde George Clooney'in canlandırdığı karakter, sırt çantamızdaki her eşyanın bizi yavaşlattığını, taşıdığımız şeylerin aslında bizi nasıl ilerlemekten alıkoyduğunu anlattığı bir sahne var (bilmeyenler için de ilgili kısım burdan izlenebilir). O sahneyi ilk izlediğimde kendime sorduğum soru da şu oldu: Sırt çantamdakilerin kaçı gerçekten ihtiyaçtan, kaçı alışkanlıktan?
Bunu söylemek kolay, uygulamak zor, çünkü etrafımızdaki her şey bize eksik olduğumuzu hatırlatmak üzerine kurulu. Reklamlar, sosyal medya, hatta bazı iş kültürleri…Hepsi aynı cümleyi farklı şekillerde tekrarlıyor: "Daha fazlasını hak ediyorsun." Kapitalizmin motoru budur zaten: Sürekli bir eksiklik hissi yaratmak, sonra o eksikliği doldurmak için bir ürün, bir terfi, bir statü sunmak. Evet hak ettiğim şeyler çok olabilir, ancak bu bana gerçekten ne söylemek istiyor?
Bu yüzden "bu kadarı bana yeter" diyen biri garip karşılanıyor. Sanki hırsı yok, sanki hayattan bir şey beklemiyor, sanki teslim olmuş. Oysa ihtiyacın olanla yetinebilmek, hiçbir şey istememekten çok farklı bir şey. Tam tersine, neyi gerçekten istediğini bilmek demek (Burada ayrıca "idare edemem anne" diyen çocuğu da anmak isterim. Onun duygularını anlıyorum, idare edememekle, yetinememek de aynı şey değil bence).
Şunu sormak istiyorum: En son ne zaman, daha fazlasını istemeden, elindekiyle gerçekten iyi hissettin? Yeni bir telefon, yeni bir ev, yeni bir unvan olmadan? Çoğumuz bu soruya hemen bir cevap bulamıyor, çünkü sürekli tatmin olma peşindeki koşturan halimiz, durup bunu sormayı unutturuyor bize.
Bana kalırsa tatmin olabilmenin tek bir reçetesi varsa, gerçekten kendimize ara ara, buna gerçekten ihtiyacım var mı diye sorabilmek. Bunu pasiflik olarak değil de, bilinçli bir duruş olarak algıladığımızda bir şeyler değişmeye başlıyor. Ben bunu halen öğreniyorum. Bazı aylar ihtiyacım olanla yetiniyorum, bazı aylar yine bir sonrakinin peşine düşüyorum. Şimdilik öğrendiğim tek şey, bu ikisi arasında gidip gelmeyi kendime yasaklamamak ve de “buna şu an gerçekten ihtiyacım yok” diyebildiğim şeyi elimden yavaşça bırakabilmenin “tatminini” yaşayabilmek.
