Blog'a Dön
Farkındalık

"Düşeceksin" Diyen Sesler

Fark etmeden içselleştirdiğimiz seslerin, cesaretimizi nasıl aşındırdığını ve bizi kendimizden nasıl uzaklaştırdığını hatırlamak üzerine.

"Düşeceksin" Diyen Sesler

Hepimize tanıdık geleceğini düşündüğüm bir insan tipi var:
Etrafımızdaki “yapamazsın, edemezsin, yapsan ne olur ki” insanları.
Ben onlara olumsuzluk bekçileri diyorum.

İlk bakışta “benim etrafımda yok öyle biri” diyebilirsiniz. Ama biraz dikkat edince fark eedeceksiniz ki, bu bekçiler çoğu zaman ıslığı kulağınızın dibinde çalmaz. Daha çok uzaktan, hafif bir fısıltı gibi gelir sesleri.

Hepimiz şu tek hayatımıza —en azından bu beden ve bu benlik haliyle sahip olduğumuz tek hayata— bir şekilde uyum sağlamaya çalışıyoruz.
“Çalışıyoruz” diyorum, çünkü hayat sürekli değişiyor. Parçalar yer değiştiriyor, bazıları kayboluyor, yenileri ekleniyor. Bazen yapbozun kendisi bile değişiyor.

Böyle bir dinamizm içinde, tamamen öngörülebilir bir hayat istemek…Biraz üzerine düşünülmesi gereken bir beklenti. Zaten çoğu öngörü de bir noktada boşa düşüyor.

Peki ne yapalım? “Nasıl olsa önümüzü göremiyoruz” deyip kenara mı çekilelim?
Başıma ne gelecekse olduğum yerde gelsin mi diyelim?

Bence hayır. Aksine, hayatın içine karışalım. En azından dalgalar yüzümüze çarparken, biz de biraz yüzmüş, biraz sörf yapmış olalım.

Başlıyoruz sörf yapmaya. Tahtada dengede kalabiliyor muyuz, o ayrı mesele. Beğeniliyor muyuz, düşüyor muyuz, yine ayrı mesele. Zaten yeterince meşgulüz.

Ama tam o sırada, yandan geçen tekneler başlıyor:
Kimi sandal, kimi yelkenli, kimi kocaman bir yat.

Ve o teknelerden sesler geliyor:
Düşeceksin…
“Önüne bak…”
Hava soğuk…
“Yağmur yağacak…”
Üşüyeceksin…
“Kaybolacaksın…”
Üzerindeki niye pembe?
“Altındaki niye bu kadar dikkat çekiyor?”
Göze batarsın…
“Göze gelirsin…”

Bitmez.
Gerçekten bitmez.

Nazardan korunmak için boncukları dizmekte çok iyiyiz. Ama dönüp iki kelime söylemek zor geliyor:
“Kime ne?”

Çünkü ayıp olur.
Çünkü yakışık almaz.
Çünkü “kötü” oluruz.

Böylece hem o sözleri zihnimize almış oluruz, hem de almamış gibi davranırız.
Ve bunu erdem sanırız.

Bir durup düşünseniz…
Çok uzağa gitmeden, son zamanlarda, herhangi bir konuda hevesinizi, cesaretinizi ya da şevkinizi kıran kaç söz hatırlıyorsunuz?

Asıl mesele şu:
Bunlara o kadar alışıyoruz ki, bir süre sonra fark etmemeye başlıyoruz.

İçimizde beliren o küçük huzursuzluğun nereden geldiğini anlamadan, bulunduğumuz durumun içine biraz daha siniyoruz.
Ve bazen…ne yazık ki, vazgeçiyoruz.

Bu vazgeçiş, elbette her zaman çok büyük şeyler olmuyor.
Bazen sadece bize çok yakışan, içinde iyi hissettiğimiz bir kazağı giymemek oluyor.
“Bunu nerede giyeceksin ki?” diye sorulduğu için.

Geçtiğimiz yıllarda, İkili İlişkilerde Duygusal Manipülasyon (Pascale Chapaux-Morelli & Pascal Couderc) kitabında şöyle bir örnek okumuştum.
Kaygılı kişi” başlığı altında, annesini anlatan biri şöyle diyordu:

Annem son derece kaygılı bir insandır. Ona göre her şey sorun kaynağıdır.
Ne zaman elime bir şey alsam ‘Dikkat, kıracaksın!’ derdi.
Su koysam ‘Dökeceksin!’ diye uyarırdı.
Bugün kendimden emin değilsem, bunda bu sözlerin etkisi vardır.
Sanki ömrüm, anneme ‘yapabilirim’ demeyi kanıtlamakla geçiyor.

Büyük travmalar olmasına gerek yok.
Sistematik şekilde tekrar eden küçük cümleler de insanın içini aşındırabiliyor.

Ve fark etmeden, insanı “yapamama” ve “cesaret edememe” noktasına taşıyabiliyor.

Bir ihtimal daha var: Belki de biz, birilerinin olumsuzluk bekçisiyiz.
Ve bunun farkında bile değiliz.

Çünkü içinde yaşadığımız çağ, kaygıyı çok kolay üretiyor. Öyle ki bazen denize girip sörf yapacağımıza, “ya tsunami olursa” diye perdemizi bile açmamaya meyilli hale geliyoruz.

O yüzden belki de yapabileceğimiz ilk şey şu: Biraz durmak ve dikkat kesilmek.

Hayatımızda, sorumluluğunu almaktan kaçındığımız neler var?
Bizi geri tutan düşünceler hangileri?
Olumsuzluk bekçileri nerelerde dolaşıyor?

Ve daha önemlisi:
Kendimizi —ve belki yanımızdakileri—
daha canlı, daha cesur, daha “şimdi”de olan bir yere nasıl davet edebiliriz?