Blog'a Dön
Hayat

Hatırlamak Bir Seçim - Hamnet'ten Kalan

Bir film, bir tirad, bir cümle…Hamnet’in ardından babamı, kaybı ve sevginin kayıptan uzun yaşadığını düşündüğüm bir yazı.

Hatırlamak Bir Seçim - Hamnet'ten Kalan

Hamnet’i izledim.
Ve uzun zamandır ilk defa, yasın “geçip giden” bir şey olmadığı gerçeğiyle bu kadar yüz yüze geldim.

Shakespeare’in Hamlet’te sorduğu o meşhur soruyu hepimiz biliriz: “To be, or not to be…”

“Yaşamak mı, yoksa ölmek mi, mesele bunda işte.
Kör talihin sapanlarına, oklarına
akılda dayanabilmek mi daha mert bir davranış olur,
yoksa kaygıların ummanına karşı silahlanıp
onları yok etmek mi?
Ölmek, uyumaktır. O kadar!”*

Ama Hamnet’in anlattığı şey tam olarak şu:
Yas burada bir sona varmışlık hali değil. Bir kapanış değil. Bir “tamamlandı” hissi hiç değil.

Yas; yaşayan, nefes alan bir güç gibi. Doğaya, sessizliğimize, sahneye, ormana…
Hatta bazen hiç konuşmadığımız yerlere bile sızan bir şey gibi.

Çünkü bazı kayıplar yalnızca dilin içine sığmıyor. Bazı yokluklar, sadece “acı” değil, bir ağırlık.

Film sırasında (merak etmeyin, spoiler vermeyeceğim) Will’in, karısına göre inançlı olduğunu söyleyebileceğimiz annesinin söylediği bir cümleyi not almışım:
“Verilen can, her an geri alınabilir. Hiçbir şey bize verilmiş/garanti değil.”

Belki de bu cümle, filmin tamamının alt metni gibi:
Bize hayatın geçiciliğini hatırlatıyor. Her şeyin geçici olan doğasını. Ve tam da bu yüzden, sevginin ve hatırlamanın kıymetini…

Ben babamı erken yaşta kaybettim.
Ve onu hiçbir zaman içimden atamadım. Bu mümkün de değildi zaten.

Ama o zamanlar içimden hep şiir yazmak gelirdi.
Yazardım da. Günlüğüme yazardım özlemimi. Bazen tek bir cümle, bazen sayfalarca.

Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum:
Ben bunu “geriye bakıp içlenmek” için yapmıyordum. Ben bunu, geçirilemeyen zamanların yasını tutmak için de yapmıyordum.

Ben bunu hatırlamak için yapıyordum.

Çünkü insan unutuyor. Bazen sadece acı çekmemek için unutuyor.
Bazen unutmak istiyor; çünkü unutmak, kısa bir süreliğine bile olsa, kolay olanı.

Ama bana sorarsanız; hatırlamak, ölümün farkında olmak, yitirdiklerimizi yad edebilmek…
Çok daha değerli.

Hem şu anki hayatımızın değerini anlayabilmek için, hem de artık yanımızda olmayanların yaşamını onurlandırmak için.

O yüzden ben şuna inanıyorum: Bir insan, bedeni gidince bitmiyor.

Bazen bir cümlede kalıyor.
Bazen bir kokuda.
Bazen bir şarkıda.
Bazen de kimsenin bilmediği bir anının içinde.

Ve yas dediğimiz şey…Onu içimizden atmak değil. Onu hayatın içinde taşıyacak bir yer bulmak.

Ben o yeri bir dönem yazıyla bulmuştum. Şiirle, günlükle, küçük notlarla.

Bugün de şunu anlıyorum: Bu, geçmişe takılı kalmak değildi. Bu, hatırlamanın bir biçimiydi.

Ve filmin sonrasında izlediğim röportajlarda, yönetmeninin söylediği bir şey çok yer etti bende:
Bazen her şey kelimelerle değil: İzleyerek, durarak, hissederek anlaşılır. Shakespeare’i satır satır anlamasanız bile, izlerken hissin size geçebileceğinden bahsediyordu.

Belki de sanatın mucizesi tam burada. Bazı şeyler açıklanmaz. Sadece o esere maruz kalana geçer.

Bazen bir satır, bir not, bir cümle…
Bazen bir bakış, bir susuş, bir elin havada kalışı…
Bize şunu hatırlatmaya yetiyor:
Sevgi, kayıptan daha uzun yaşayabiliyor.

*Orijinal Hamlet eserinden:

“To be, or not to be, that is the question:

Whether 'tis nobler in the mind to suffer

The slings and arrows of outrageous fortune,

Or to take arms against a sea of troubles

And by opposing end them. To die—to sleep…” kısmının Orhan Burian çevirisi.