Blog'a Dön
Farkındalık

İçimizde Taşıdığımız Görünmez Ağırlık

Bazen her şey yolundayken bile içimizde bir ağırlık olur. Bu yazı, onun ne olduğuna biraz daha yakından bakmak için.

İçimizde Taşıdığımız Görünmez Ağırlık

Bazen karnınızın ortasına bir taş oturmuş gibi hissediyor musunuz?
Sanki heveslerinizi bir torbaya doldurup, yılbaşı süsleri gibi kaldırmanız gerekiyormuş gibi…
Dolabın üstüne. Yatağın altına. Gözden uzak bir yere.

Dışarıdan bakınca her şey “normal” görünüyor olabilir. Hatta şükredecek çok şeyiniz de olabilir.
Ama içinizde, açıklaması zor bir ağırlık…Her sabah sizinle birlikte uyanan bir boşluk.

Belki bu herkesin her gün yaşadığı bir şey değil.
Ama çoğumuz, zaman zaman o boşluktan geçiyoruz.

Çünkü dünya bir süredir sadece hızlı değil, aynı zamanda yoğun.
Bilgi yoğun. Acı yoğun. Hikâyeler yoğun.

Eskiden bir felaket, bir coğrafyada yaşanır ve orada kalırdı.
Bugün ise cebimize sığan bir ekranla, dünyanın her yerindeki acıya aynı anda tanıklık ediyoruz. Sosyologların “duygusal aşırı maruz kalma” dediği bir çağdayız belki de. Her şeyi görüyoruz.
Ama hiçbirine tam olarak temas edemiyoruz.

İşte tam burada, garip bir şey oluyor: Gördüğümüz acılarla birlikte, kendimize de acı üretmeye başlıyoruz.

Sanki dünyanın yükü bizim omuzlarımızdaymış gibi. Sanki her şeyi anlamak, çözmek, düzeltmek zorundaymışız gibi.

“Niye böyle?”
“Başka ne yapabilirdim?”
“Bu dünyanın hali nereye gidiyor?”

Bu soruların kendisi değil belki sorun. Ama onların zihnimizde yarattığı yankı…

Çünkü acı, zaten hayatın bir parçası. Ama ıstırap, çoğu zaman bizim onunla kurduğumuz ilişki.

Bir anlamda modern insanın trajedisi şu:
Acıyı sadece yaşamıyoruz, aynı zamanda onun üzerine düşünerek onu büyütüyoruz. Bir nevi kendi içimizde ikinci bir katman inşa ediyoruz.
Birinci katman: Gerçek.
İkinci katman: Zihnin yorumu.

Ve çoğu zaman bizi yoran, ikinci katman oluyor.

Viktor E. Frankl “İnsanın Anlam Arayışı” kitabında, “Varoluşsal Boşluk” kavramından bahsederken şöyle diyor:

Hiçbir içgüdü, insana ne yapacağını söylemez. Hiçbir gelenek ona ne yapacağını söylemez; bazen insan neyi arzuladığını bile bilmez. Bunun yerine, ya diğer insanların yaptığı şeyleri arzular, ya da diğer insanların kendisinden yapmasını istedikleri şeyleri yapar.

Sonrasında ise, yaşamın anlamı konusuna geliyor.

Nihai anlamda kişinin, yaşamın anlamının ne olduğunu sormaması, bunun yerine bu sorunun muhatabının kendisi olduğunu kavraması gerekir. Tek kelime ile her insan yaşam tarafından sorgulanır ve herkes, sadece kendi yaşamı için cevap verir, sadece sorumlu olarak bunu yapabilir.

Burada aslında derdimiz “dünyayı düzeltmek” değil. Mesele, dünyanın içinde nasıl var olduğumuz. Çünkü biz çoğu zaman şöyle bir denklem kuruyoruz:
“Şu olursa iyi hissederim.”
“Savaş biterse…”
“Ekonomi düzelirse…”
“Her şey yoluna girerse…”

Ama bu, sonu olmayan bir merdiven gibi. Her basamak, bir sonrakini doğuruyor. Tatmin ise bu merdivenin tepesinde değil. Bazen tamamen dışında.

Öğrencisi olduğum Cem Şen’in söylediği gibi, belki de asıl mesele “tatmin olmayı öğrenmek.” Hayattaki en önemli şeylerden birinin, hatta belki de en önemlisinin “tatmin olmak” olduğundan bahseder Cem hocam sık sık. Ancak, şöyle tatmin olacağım, bunu da yaparsam tatmin hissedeceğim, ya da şu savaş biterse, ekonomi düzelirse tatmine ulaşma imkanım artacak gibi, sürekli olarak arzuları tırmandıran merdivenli bir sistemle bu tatmine ulaşabilmek mümkün değil aşikar olduğu üzere. Aksine, zihnimizle ve kendimizle bu anlamda ilişkimizi değiştirmedikçe, dış dünyadan tatmini beklemeye devam ettikçe, daha da beter bir döngüye giriyor ve dikkat edin hem kendimizi cezalandırır, hem başkalarını ve belki yine kendimizi suçlar hale geliyoruz.

Tam bu noktada, çok eski ama hâlâ güncel bir öğretiden bahsetmek istiyorum: Buddha’nın “sekiz basamaklı asil yolu.”

Bunu bir “kural listesi” gibi değil de, bir iç pusula gibi düşünmek daha doğru olabilir. O yüzden şimdi konunun teorisinden uzun uzun bahsetmek yerine, hayatın içindeki eylemlerimizle ilgili farkındalığa davet etmek istiyorum sizi.

Mesela kendimize şunları sormak gibi:

  • Gerçeği olduğu gibi görebiliyor muyum, yoksa yorumlarla mı bakıyorum?
  • Niyetim ne? Kolayca öfkeye mi kayıyorum?
  • Konuşurken neyi büyütüyor, neyi çarpıtıyorum?
  • Davranışlarım, içimdeki değerlerle uyumlu mu?
  • Geçimimi sağlarken başkasının hakkına ne kadar dikkat ediyorum?
  • Kendimi geliştirme konusunda gerçekten çaba gösteriyor muyum?
  • Bedenimi, duygularımı, zihnimi fark edebiliyor muyum?
  • Ve en önemlisi: Zihnimi izleyebiliyor muyum?

Bu soruların amacı “iyi insan olmak” değil sadece. Daha derinde, kendiyle temas edebilen bir insan olmak.

Çünkü ilginç bir şekilde, kendimize yaklaştıkça başkalarına da daha sağlıklı yaklaşabiliyoruz.

Aksi halde, biraz “kuyruğuna basılmış kedi” gibi oluyoruz: Sürekli tetikte, sürekli tepkili, sürekli bir şeylere çarparak…

Duyarlılık da burada tuhaf bir şeye dönüşebiliyor. Gerçek bir temas yerine, bir tür performansa. Kimi zaman başkalarını kolayca “duyarsız” ilan ediyoruz. Kimi zaman da kendimizi, hiçbir şey yapamıyor olmanın suçluluğuyla sıkıştırıyoruz.

Oysa daha sade bir yer var: Ne tamamen içe kapanmak, ne de kendini dünyaya karşı sorumlu tek kişi ilan etmek.

Sadece şunu sormak mesela kendimize:
Ben, burada, şu anda… nasıl var oluyorum?

Çünkü dünya, bizden önce de acılarla doluydu. Bizden sonra da olacak.

Ama biz buradayken, o acının içinde nasıl bir bilinçle yaşadığımız gerçek farkı yaratacak.