Blog'a Dön
Farkındalık

İhtiyacım Olmayanı mı Topluyorum?

Eksik hissettikçe ne yapıyoruz? Biriktiriyor muyuz, yoksa fark etmeden alıyor muyuz? Bu yazı, çalmayı sadece maddeyle değil; zamanla, dikkatle ve hislerle birlikte düşünmeye davet ediyor.

İhtiyacım Olmayanı mı Topluyorum?

Patanjali, yoga felsefesini derleyip toparladığı düşünülen, çok eski zamanlarda yaşamış bir bilge. Kim olduğuna dair kesin bilgiler yok; bu yüzden biraz tarihsel bir figür, biraz da bir anlatı gibi.

Onun ortaya koyduğu bir yaklaşım var: Ashtanga Yoga.

Bunu en basit haliyle, hayatı anlamaya dair bir rehber gibi düşünebiliriz.
Sekiz parçadan oluşuyor. Bu yüzden “sekiz uzuv” deniyor.

Bu parçalar aslında şunu soruyor:
Nasıl yaşarız?
Kendimizle nasıl ilişki kurarız?
Başkalarıyla nasıl oluruz?

İlk bakışta bir sırası varmış gibi görünüyor. Ama zamanla anlıyorsun ki bu bir merdiven değil. Daha çok aynı anda çalışan, birbirini tamamlayan parçalar.

Bu sekiz parçanın ilk ikisi: Yamalar ve Niyamalar.

Yamalar, dış dünyayla nasıl davrandığımızla ilgili.
Niyamalar ise iç dünyamızla nasıl ilişki kurduğumuzla.

Yani biri “dışarısı”, biri “içerisi”. Ve aslında mesele, bu ikisini birbirinden ayırmadan yaşayabilmek.

Bu yazıda ben de bu iki başlıktan birer kavrama takıldım:
Asteya (çalmamak) ve Santosha (elindekiyle yetinmek, tatminlik).

Asteya, yani çalmamak…

İlk duyduğumda ben de çoğumuz gibi çok düz bir yerden anlamıştım:
Başkasının malını almamak. Sahip olana saygı duymak.

Zaten madde odaklı bir dünyada yaşıyoruz. En yüzeydeki anlam genelde bu oluyor.

Ama zamanla başka bir yerden dokundu bana:
Zaman.

Başkasının zamanını çalmak mesela…

Zaman dediğimiz şey gerçekten var mı, çalınabilir mi tartışmasını bir kenara bırakırsak…Günlük hayatın içinde hepimiz bunun ne demek olduğunu biliyoruz.

Ve ilginç bir şey fark ettim: Başkasının zamanını çalmamaya başladıkça, kendi zamanım arttı.

Sorularımı, taleplerimi, beklentilerimi söylemeden önce iki kez düşünmeye başladım.
Gerçekten gerekli mi, şimdi mi, bu şekilde mi?
Böyle olunca hem karşımdakinin zamanı daha az bölündü, hem de benim günümde garip bir boşluk açıldı.

Victor Hugo, “Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?” Şiirinde şöyle soruyor:

Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Hırsızlık; para, mal mı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?

Olmaz mı…Tatmin duygusuna pek uğramamış bir zihin, mutluluğu bulamadığı yerde başkasının mutluluğuna göz dikebiliyor.

Orada varsa, bende de olmalı” diyerek.

Ama niyet o yöne kaydığında, iç dengemiz de yavaş yavaş kayıyor.

Jiddu Krishnamurti ise meseleyi daha da sade bir yerden ortaya koyuyor:

Herhangi bir biçimde ‘daha fazlasının’ peşindeysek, çalıyoruz.” Diyor.

Sadece maddi anlamda değil. Duyguyu, fikri, kimliği…Hatta bazen bir başkasının “oluş halini” bile.

Bazen de çalmak yerine kopyalıyoruz. Çünkü içimiz boş gibi hissettiğinde, başka birinin formuna girerek dolabileceğimizi sanıyoruz.

Ve sonra o tanıdık döngü başlıyor:

Daha fazlası…Biraz daha…Tam yaklaşmışken biraz daha uzaklaşan şeyler…Bir tavşanın önüne bağlanmış havuç gibi.

Başkasının zamanı, fikri, hissi, planı…Hepsi birer birer o “tatminsizlik sepetine” atılıyor.

Ama içimiz dolmuyor. Aksine, şişiyor. Ve belki de zaten içimizde olan bir şey varsa, o kalabalığın içinde görünmez hale geliyor.

Peki ne yapmalı?

Gözümüzü, gönlümüzü tamamen kapatmalı mı?

Yine Jiddu Krishnamurti’ye dönüyoruz:

Zihin kendini doldurmaya çalıştığı sürece boş kalacaktır. Boşluk ancak zihin artık kendini doldurmakla ilgilenmediğinde sona erer.

Yani aslında konuyu çözmeye değil de, sadece zihni izlemeye başlarsak. Tekrar tekrar. Kendi boşluğunu doldurmaya çalışmaktan vazgeçene kadar…

İşte belki de orada, hiç zorlamadan, yetinmenin kendisi belirebilir. Hayatın verdiği kadarıyla.