Blog'a Dön
Farkındalık

Kabul: Teslimiyet Değil.

Kabul çoğu zaman pasif bir hal gibi algılansa da, aslında cesaret isteyen canlı bir oluş halidir. Bu yazı, tepkilerimizle kabul arasındaki farkı başka bir yerden görmeye davet ediyor.

Kabul: Teslimiyet Değil.

Şu an “an”da olduğunu kabul et.
“An”da olmadığını kabul et.
Yargısızca her şeyi kabul et.

Kabullenme kavramı, farkındalık çalışmalarıyla birlikte hayatımıza iyice yerleşti.
Ama görüyorum ki bu konuda hepimizin zihni biraz karışık.

“Kabul et” demekle kabul edemiyoruz.
Kabul edemedikçe merkezimizde kalamıyoruz.

Ve fark ediyoruz ki;
beylik cümleler, kulağa iyi gelen sözler,
farkındalığı gerçekten pratiğe dökmedikçe bir işe yaramıyor.

Bir gün, bu bültene de ismini veren İçimdeki Dünya aylık farkındalık çalışmalarımızdan birinde, yargı konusuna odaklanmıştık.
Günlük hayatta nerelerde yargı ortaya çıkıyor, bunu keşfetmeye çalışıyorduk.

Birkaç gün sonra, birileriyle ilgili
“Belki onların da böyle bir durumu vardır, bunu da kabullenmek lazım”
dediğimde, katılımcılardan biri çok yerinde bir isyanla şöyle dedi:

“Kabul edemiyorum.
Nasıl kabul edileceğini bilmiyorum.
Kabul ediyorum demekle olmuyor.
Kabul etme niyetinde olmak da kabulü getirmiyor.”

O kadar haklı bir serzenişti ki…

Böyle anlarda yapılabilecek tek şey;
biraz zaman tanımak
ve farkındalık çalışmalarına doğru bir çabayla devam etmek.

Çünkü “sağa sola bakayım, her şeyi kabul etmeye çalışayım, kendimi her şeye teslim edeyim” anlayışı da bizi kabule götürmüyor.

Tara Brach bir konuşmasında şöyle diyordu:
“Kabullenmek, kapı paspası olmak değildir.”

Bu cümle beni çok etkilemişti.

Çünkü kabullenme çoğu zaman pasif bir hal gibi algılanıyor.
Hiçbir şey yapmamak, sineye çekmek, olanı kabullenip devam etmek…

Peki gerçekten kabul bu mu?
Kabul gerçekten pasif bir hal mi?
Yoksa sandığımızdan çok daha aktif bir yer mi?

Kabul kavramını tanımlarla sınırlandırmak istemiyorum.
Belki bu yazının sonunda herkes kendi tanımını kendi yapar.

Ama şuna birlikte bakalım:
Bizi kabul haline yaklaştıran şeyler neler olabilir?

Öncelikle şunu netleştirelim:
Farkındalıklı şekilde kabullenmek, arkamıza yaslanıp beklemek değildir.

Kabul; bekleyerek gelen değil,
cesaretle içine girilen bir haldir.

Tutsak edici değil, özgürleştiricidir.
Teslimiyetten değil, cesaretten beslenir.

Kabul etmenin mahiyetini biraz daha anlayabilmek için şuraya bakabiliriz:

Bir şeyler ters gittiğinde…
Beklentilerimiz gerçekleşmediğinde…
O çok istediğimiz şey olmadığında…

Nasıl tepki veriyoruz?

Ne hissediyoruz?
Bu hislerle ne yapıyoruz?

İşte bu anlarda verdiğimiz refleks tepkiler,
çoğu zaman kabul halini zorlaştıran yerlerdir.

Bunlardan ilki: savaşmak.

Örneğin trafiğe giriyoruz.
Bir yere yetişmemiz gerekiyor ve zaman kaybedeceğimiz çok belli.

İçimizden söylenmeye başlıyoruz.
Belki kornaya basıyoruz.
Modumuz düşüyor, öfke yükseliyor.

Durumla resmen savaşıyoruz.

Tanıdık geldi mi?

Bir diğer refleks: kaçmak.

Bir ilişkide sürekli rahatsız olduğumuz bir durum yaşanıyor.
Üzüntü, kırgınlık, öfke oluşuyor ama kendimizi ifade edemiyoruz.

Bir noktada geri çekiliyoruz.
Konuşmuyoruz.
Paylaşmıyoruz.

Dışarıdan bakıldığında bu,
“böyle kabul ettim” gibi görünebilir.

Oysa aslında yaptığımız şey,
ilişkinin içindeki diyalogdan kaçmaktır.

Bir diğer çok tanıdık refleks ise: görmezden gelmek.

Bunu gerçekten çok iyi yapıyoruz.

Yeter ki tadımız kaçmasın.

Oysa çoğu zaman tat çoktan kaçmıştır;
biz sadece bakmaya cesaret edemiyoruz.

Bu görmezden gelme hali yalnızca olumsuz durumlar için de geçerli değil.

Bir yere gitmek istiyoruz ama sürekli erteliyoruz.
Kendimize iyi bakmak için neler yapmamız gerektiğini biliyoruz ama görmezden geliyoruz.
İçimizdeki isteği, ihtiyacı, çağrıyı diplere itiyoruz.

Bunların hepsi birer tepki biçimi.

Oysa kabulden söz ettiğimizde,
tepkiden değil, cevaptan bahsederiz.

Kabul bir davranış değildir.
Tıpkı meditasyondaki gibi, bir oluş halidir.

Bu yüzden “kabul et” demekle kabul edemeyiz.

Kabul; şu anki gerçekliğimizle nasıl ilişki kurduğumuzu gösterir.

Gerçek hislerimize ne kadar açık olduğumuzu…
Olanı bilgece, açıklıkla karşılayıp karşılayamadığımızı…

Her ne oluyorsa, onunla temas edebilme cesaretini.

İşte bu yüzden kabul çok cesur bir haldir.
İşte bu yüzden çok canlıdır.

Kabul varsa, yaşam vardır.
Gerçek, canlı bir yaşam.

Tıpkı sevgi gibi.

Tepki verdiğini fark ettiğin her anda kendine şunu sorabilirsin:

“Şu anda başka nasıl olabilirim?”
“Bu durumu tepki vermeden, nasıl açıklıkla karşılayabilirim?”

Çünkü kabul, yalnızca seninle ilgilidir.

Yargının öznesi kim olursa olsun —
bir kişi, bir durum, bir hayat hali…

Kabul, senin dış dünyayla nasıl ilişki kurduğunla ilgilidir.
Ne yaptığınla değil;
içeriden nasıl durduğunla.

Ve belki de en sade soru şudur:

Şu anda kendi gerçeğime ne kadar açık olabilirim?

İşte kabul denen şey,
tam da oralarda bir yerde.