İki parmağımızı şıklatsak ve istediğimiz şeyler önümüzde beliriverse? Ya da burnumuzu o dizideki tatlı cadı gibi bir kaç kez oynatsak ve istemediğimiz olaylar başımıza gelmese ya da istemediğimiz olaylar tersine dönse. Ne kadar arzu ederdik değil mi hayatımızdaki tüm pürüzleri silecek mucizeler olmasını?
İşte tam da bu ihtiyaçtan ileri geldiğini düşündüğüm şekilde, özellikle son yıllarda ve muhtemelen pandemi dönemiyle artan bir “çaba göstermeden iyi olma”, “hızlıca şifa bulma”, “ekran üzerinden gelen enerjiyle mucizelere tanık olmaya inanma” gibi eğilimler var. İstiyoruz ki, biz çok fazla bir şey yapmadan bir şekilde buna kadir insanlar bize bir dokunsun, ya da enerji göndersin ve hayatımızdaki düğümler çözülüversin.
Peki tamam, diyelim ki böyle bir isteğimiz var...Bu çok doğal, çünkü herkes elbette mutlu, sağlıklı, başarılı olmayı ister. Ancak bu konuda, bir para ödeyerek, parmağımızı bile kıpırdatmadan, sistemli, sürdürülebilir bir çaba göstermeden, böyle bir hale kavuşabileceğimize dair güven nerden geliyor? Bana sorarsanız “inanmak istemek”ten. İnanmanın gücünü asla küçümsemiyorum ama kendimize değil, yalnızca başka birinin üzerimizdeki gücüne ve biz bir çaba göstermeden bir şeyleri değiştirebileceğine inandığımızda orda biraz kaçış olduğunu düşünüyorum.
Çünkü “başka biri yapsın” fikri rahatlatıcıdır. Sorumluluğu devretmek, geçici bir huzur verir.
Oysa insanın en zor kabullendiği şey şudur:
Hayatımızdaki birçok düğüm, bizim düzenli olarak atmamız gereken küçük adımlarla çözülür.
Kolay olan; bir yönteme bağlanmak, bir vaade tutunmak, bir mucize ihtimaline yatırım yapmaktır.
Doğru olan ise çoğu zaman sıkıcıdır. Tekrar gerektirir. Disiplin ister. Sabır ister.
Bir sabah uyanıp bambaşka biri olmayız. Ama her gün aynı yönde kürek çekersek, kıyı değişir. Pozitif psikolog Angela Duckworth’ün araştırmaları, başarıyı belirleyen temel unsurun yetenek değil; uzun vadeli ve istikrarlı çaba olduğunu gösteriyor. Yani mucize değil, tekrar. İlham değil, süreklilik.
Bence asıl mesele şu: Biz hızlı sonuç istemiyoruz sadece. Aynı zamanda “rahatsız olmadan” dönüşmek istiyoruz.
Oysa dönüşüm rahatsız eder. Çünkü alışkanlıklarımızı bozar.
Çünkü konforumuzu sarsar. Çünkü bizi “haklı” olduğumuz hikâyelerden çıkarır.
Kolay olan, hikâyeyi değiştirmeden sonucu değiştirmeye çalışmaktır. Doğru olan ise önce hikâyeye bakmaktır.
Belki de bu yüzden “kolay” çok cazip. Çünkü doğru olanın içinde emek var.
Ve emek, garantisizdir.
Ama tam da bu yüzden değerlidir. Çünkü insanı pasif bir alıcı olmaktan çıkarır, aktif bir özne yapar.
Kürek çekmek yorucudur. Ama suyun yönünü değiştiren şey, beklemek değil; kürek çekmektir.
