Geçtiğimiz hafta sonu Atina’da Metallica konseri izleme imkanım oldu. Konserin etkisinden hala tam olarak çıkabilmiş değilim ve bence bunun sebeplerinden biri de, artık gitgide yalnızlaşmaya başladığımız ve sosyal medyada yalnız başımıza bir şeylere bakmaktan keyif aldığımız (ya da aldığımızı zannettiğimiz) için, topluluk halinde, aynı sahneye bakıp, aynı şeyden alınan hazzın getirdiği baş dönmesi. Ne olursa olsun, aynı anda aynı şeye bakmanın, aynı şarkıya bağırmanın, aynı coşkuda birbirine karışmanın yerini hiçbir ekran tam olarak tutamıyor.
Konserde James Hetfield şöyle bir şey söyledi, beni çok etkilediği için sizinle de paylaşmak istedim: “Biz hayatta Metallica’dan başka bir şey bilmiyoruz. Dünyanın en şanslı insanlarındanım çünkü dünyanın en iyi işini yapıyorum. Hatta bir iş bile değil. Sadece müzik yapıyoruz…”
Yani olduğumuz gibi oluyoruz, var olduğumuz halimizle burdayız minvalinde toparlayarak kapattı konuşmasını. Bu aslında zaman zaman duyduğumuz bir şey değli mi hepimizin? Sevdiğin işi yap, hatta iş yapma, o iş yaşamının parçası olsun ki çalıştığını anlama, vs. Hayata en büyük hasetimin, James gibi bu “iş olmayan işi” görece erken yaşlarda keşfedilmiş insanlara karşı olduğunu düşünüyorum.
Aileme benimle ilgili gösterdikleri maddi ve manevi çabalardan ötürü çok teşekkür ediyorum ama zaman zaman, acaba benimle ilgilenmeselerdi ve sadece beni o “oluş” haline, kendine kendime varolma çabasına bıraksalardı ne olurdu diye de düşünmeden edemiyorum.
Fazla kurgulanmış, ya da en azından tasarlanmaya çalışılmış hayatlar, bir taraftan benliğimizden de bir şeyler süpürüyor gibi. James Hetfield’in hayatının gizemlerini bilmiyorum. Ama yaptığı işi seven bir insanın karşısındakilere neler hissettirebildiğini çok güzel yansıdığını söyleyebilirim.
Ve bu işin onlarınki kadar popüler bir şey olmasına da gerek yok. Bazen dikkat ederim, bir kat görevlisi, bir güvenlik, bir balıkçı, bir taksici, olduğu haliyle o kadar o anın içinde ve yaşayışıyla tamamdır ki, o hissi size geçiriverir, gülümsersiniz.
Belki de insanı etkileyen şey başarı değil; bir insanın kendi hayatının içinde gerçekten bulunabiliyor olmasıdır. Bir role dönüşmeden, sürekli kendini anlatmaya çalışmadan, sadece yaptığı şeyin içinde olması.
Sanırım uzun zamandır en çok özlediğim şeylerden biri de bu: Hayatı biraz daha az kurmak, biraz daha gerçekten yaşamak. Çünkü bazen insan kendine “doğru hayatı” tasarlamaya çalışırken, kendi doğal akışından uzaklaşabiliyor.
Metallica konserinden aklımda kalan şey sadece müzik olmadı bu yüzden. Bir grup insanın, yıllardır aynı tutkuyla, hala yaptıkları şeyin içinde gerçekten yaşayabiliyor olmasıydı. Ve galiba bu his, sosyal medyada saatlerce bir şeyler izlerken hissedemediğimiz türden bir canlılık taşıyor.
Belki de bu yüzden son zamanlarda insanlara bakışım biraz değişmeye başladı. Artık birinin ne kadar “başarılı” olduğundan çok, yaptığı şeyin içinde gerçekten olup olmadığını fark ediyorum. Çünkü bu his saklanamıyor. Bir insan sevdiği bir şeyi yaparken, ya da en azından yaptığı şeyle kavga etmeyi bırakmışken, bunu etrafına geçiriyor. Belki çok büyük sahnelerde değil ama bir masada otururken, bir kahve yaparken, bir şey anlatırken bile hissediliyor bu. Ve sanırım uzun zamandır kaybetmeye başladığımız şeylerden biri de tam olarak bu canlılık hissi. Bazı insanlar sahnede oluyor, bazıları küçük bir hayatın içinde. Ama gerçekten yaşayan insan her yerde belli oluyor.
