Blog'a Dön
••Hayat

Sadeleşmek Neden Bu Kadar Zor?

"Sadeleş, azalt, hafifle diyorlar. Ama kimse bunun ne kadar zor olduğunu söylemiyor. Dolapta, markette, ilişkilerde dönüp doplaşıp hep aynı panikle karşılaşıyorum."

Sadeleşmek Neden Bu Kadar Zor?

Sadeleş, hafifle, azalt" diyorlar. Dolabını boşalt, telefonunu sadeleştir, çevrendeki insanları azalt; huzur orada, diyorlar. Sanki tek yapman gereken bir eleme işlemiymiş gibi. Çıkar, at, bırak; geri kalan hafiflik olsun.

Ama kimse sana bunun ne kadar zor olduğunu söylemiyor. Kimse, sadeleşmeye çalışırken önce bir panikle karşılaşacağını söylemiyor.

Geçen sene bir minimalizm belgeseli izledim. Aslında çok uzundur platformlarda olan bir belgesel. Adamın evinde on bir eşya vardı, hepsi birbirine benziyordu, her gün aynı gri tişörtü giyiyordu. İzlerken içim sıkıldı. Sonra kalktım, dolabımı açtım; bu sefer tam tersi bir sıkıntı bastırdı içimi. O kadar çok olasılık vardı ki karşımda, hiçbirini seçemedim. Özellikle kızımızın iyice küçük olduğu zamanlar, kapsül gardıroba merak salmıştım. Giyinmek için ne kadar az vakit harcarsam o kadar iyi düşündüm. Ama çocuk biraz büyüyünce, eski kombin alışkanlıklarıma ve renklere geri döndüm.

İkisinin de ortak bir yanı var aslında: ikisinde de seçme payım yokmuş gibi hissediyorum. Az olunca zaten belli, seçecek bir şey kalmıyor. Çok olunca da her şey birbirine karışıyor, yine seçemiyorum. İkisinde de aynı sıkışmışlık. Gündelik hayatımda en çok burada takılıyorum. Market benim için gerçekten iki adım ötede, hatta parmağımın ucunda, uygulamayı açıyorsun, yarım saat sonra kapıda. Yine de evde on beş yumurta, yedek bir paket pirinç olmadan rahat edemiyor insan bazen. Bilerek yapmıyorum bunu, fark ettiğimde çoktan dolap dolusu "ihtiyaç olur belki" ile doluyor. Üstelik bu “sadeleşmiş” halim.

Neden? Çünkü çokluk bize güvenlik hissi veriyor. Azlık ise, bir şeyin eksik kalacağı korkusunu. Elimizde otuz seçenek varken hiçbiri gerçekten seçilmiş olmuyor, ama en azından seçebiliyoruz. Elimizde iki seçenek kaldığında, o iki seçenek bazen her şeyimiz oluyor, ve bu da bize yetmeyecekmiş gibi geliyor.

Ama çokluğun sadece güven vermediğini de biliyorum artık. Daha çok yeni her şey dahil bir otelde tatildeydik. Çocuk kulübü sayesinde günün bir bölümünde eski günlerimizdeymişiz gibi, kafamıza göre takılabiliyorduk. Ama otelin sunduğu onca imkân da içimde hafif bir FOMO yaratmadı değil. Kahvaltıda yumurta yerken gözüm pankekte kalıyordu. Ette karar kılınca balığa takılıyordu aklım. Denize girip bir yere otururken, sağdaki plajda oturmuş olsam manzara daha mı iyi olurdu diye düşünüyordum. Bunca imkâna şükrederken bile, zihnimdeki bu karmaşayı görmezden gelemiyordum.

Bize hep çokluğun tedbir, azlığın ise risk olduğu öğretildi sanki. Kiler dolu olsun, telefonda numara bol olsun, takvim dolu olsun ki boşluk bir eksiklik gibi görünmesin.

Kıyafetlerde de aynı korku farklı bir yüzle çıkıyor karşıma. Dolabımı sadeleştirsem, aynı birkaç parçayı dönüşümlü giysem, sıkıcı biri olacağım diye bir korku var içimde. Sanki her elbise bir ihtimal, bir gün olabileceğim biri. O çiçekli elbiseyi verdiğim gün, o çiçekli elbiseyle dönüşebileceğim halimi de atmış gibi hissediyorum. Halbuki çok iyi biliyorum ki, çiçekli elbiseler bana pek de yakışmıyor.

Sosyal medya da bunu büyütüyor tabii. Her gün farklı bir kombin, farklı bir "look", kendini yeniden icat etme baskısı. Çeşitlilik kişilik gibi sunuluyor bize. Sanki tek bir tarzda kalmak, tek bir sen olmak yetersizlik.

İlişkilerde de benzer bir şey oluyor. Hatta belki en çok orada, ama fark etmesi güç. Aslında kısa bir kahve içip hal hatır sorabileceğim insanlarla, sanki bir yıllık her şeyi paylaşmam gerekiyormuş gibi uzun buluşmalar planlıyorum. Yarım saat yeterken üç saat ayırıyorum. Neden?

Çünkü belki de kısa tutmak, o kişiye önem vermediğim anlamına gelecekmiş gibi hissediyorum. Sanki sevgi, harcanan zamanla ölçülüyor, ne kadar uzun, o kadar değerli. Halbuki bazen en samimi şey, on beş dakikalık gerçek bir sohbet oluyor, üç saatlik bir zamanaşımı değil. İşin enteresanı bunu gayet iyi biliyorum, ama ya karşımdaki böyle düşünmüyorsa?

İşin anahtarı aslında kendimizi zorla sadeleştirmek değil de, öncelikle azın da yeteceğine güvenebilmek. İhtiyaçlarımızın farkına varabilmek.

Bu güveni henüz tam anlamıyla kurmuş değilim. Ama üzerinde çalışıyorum. Sadeleşmenin siyah beyaz olmadığını biliyorum. Kırk yaşındayım ve hala bazen dolabı açınca otuz seçenek arasında kayboluyorum, hala yumurta sayısını sayıyorum. Ama ilerledikçe bunu daha iyi yapacağıma inanıyorum. Sadeleşmek bir kararla değil, yıllar içinde yavaş yavaş oturuyor sanırım. Ya da biri bana bunun böyle olduğunu söyleyebilir mi?