Annelik uluorta tavsiye edilen bir şey. Özellikle de belli bir yaştan sonra.
"Çocuk düşünmüyor musun?" "Bir tane olsun, sonra iyi ki dersin." "İnsan kendi çocuğu olunca anlıyor.”…
İnsanlar adeta bir restoran önerir gibi. Hani ne bileyim bir tatil yeri, iyi bir kitap gibi söyler gibi. "Mutlaka denemelisin.” demekte bir sakınca görmüyorlar.
Ama kusura bakma, ben sana anneliği (ya da sevgili erkek okurum), ebeveyn olmayı tavsiye edemem.
Bunu söylerken kızımı yeterince sevmediğimi düşünenler olabilir. Çünkü annelik hakkında konuşurken kullanmamız beklenen bir dil var. Minnettar, yumuşak, mümkünse şikayetsiz, fedakar…Önce ne kadar sevdiğimizi uzun uzun anlatmalı, sonra söyleyeceğimiz her zor cümlenin başına görünmez bir özür koymalıyız. "Dünyalara değişmem ama…" Sanki sevginin büyüklüğünü kanıtlamadan yorgunluktan söz etmek yasakmış gibi.
O halde usulü yerine getiriyorum: Kızımı çok seviyorum. Öyle "Instagram caption" gibi bir sevgi değil. Hakikaten kitaplarda yazdığı gibi, başka hiçbir şeye benzemeyen türden, içten gelen, önlenemez ve ölçülemez bir sevgi.
Ama yine de sana anneliği tavsiye edemem. Çünkü annelik, birinin memnun kaldığı için sana önerebileceği bir deneyim değil. Hayatına yeni bir şey eklemiyor, hayatının tamamını yeniden düzenliyor. Zamanla, bedenle, özgürlükle, kendi annenle kurduğun ilişkiyle. Ve bunun hangi tarafının seni nasıl değiştireceğini, dönüştüreceğini önceden bilemiyorsun.
Belki çok sabırlı olduğunu düşünüyorsun. Belki özgürlüğüne düşkün, belki kontrolü seven biri. "Ben olsam asla böyle yapmam" dediğin uzun bir liste var muhtemelen. Sonra bir çocuk geliyor ve kendinle ilgili o düzgün dosyaların çoğunu masadan indiriyor. Sabırlı sandığın yerden öfke çıkabiliyor. Güçlü sandığın yerdense korku fışkırıyor. Özgür olduğunu sandığın yerden suçluluk balonları patlıyor.
Annelik insanı sadece büyütmüyor, bazı günler küçültüyor da. Bir sabah çocuğuna dünyadaki bütün sevgiyi verebileceğini hissederken, aynı günün akşamında beş dakika yalnız kalmak için banyoya saklanmayı düşünebiliyorsun (ve saklanıyorsun da). Birini çok sevmek, onunla geçirdiğin her andan hoşlanacağın anlamına gelmiyor. Bunların hiçbiri onu daha az sevdiğin anlamına da gelmiyor. Ama annelik kültürü, içinden geçen her duyguyu bir sevgi testine sokmayı seviyor. Yorulduysan yeterince destek istememişsindir. Kendine zaman ayırdıysan ihmal ediyorsundur. Çalışıyorsan neden çocuk yaptın, çalışmıyorsan neden kendinden vazgeçtin. Bu sınavın tek bir doğru cevabı yok.
Bu yüzden anneliği sadece çocukla kurulan bir ilişki olarak görmüyorum artık. Aynı zamanda toplumun kadınla kurduğu ilişkinin iyice görünür hale geldiği bir alan. Herkesin bir fikri var. Nasıl doğurman, nasıl beslemen, ne zaman işe dönmen gerektiğine dair. İşin ilginç yanı, gece uyanan sensin, kararların sonuçlarıyla yaşayan sensin. Ama yorumlar bir çığ gibi, sadece üstüne üstüne geliyor.
Belki de annelik bu yüzden sevginin yanında büyük bir yalnızlık da taşıyor. Doğru olanı yapıp yapmadığını bilmeden, bir şeyi kaçırıp kaçırmadığını düşünerek verilen kararlar var. Ve bir de şu "iyi ki" meselesi. Ben de kızım için iyi ki diyorum, buna gerçekten inanıyorum. Ama benim "iyi ki”m, senin de “iyi ki”n olmak zorunda değil. Çocuk sahibi olmak istememek eksiklik değil. Kararsız olmak bencillik değil. Hatta çocuğun dünyaya geldikten sonra “ben ne yaptım?” diye sormak da ayıp değil.
Bence bir kadına yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri, anneliği hayatının doğal uzantısı gibi sunmak. "Sonra pişman olursun" cümlesi var mesela kulaklarımıza çalınan. Henüz yaşanmamış bir ihtimali, bugün verdiğin (ya da veremediğin) kararın önüne geçiriyor adeta.
Oysa pişmanlık, annelikle sınırlı bir duygu değil. Çocuk yapan da pişman olabilir, yapmayan da. Evlenen de, boşanan da. Bir işi bırakan da, bırakamayan da. Hayatın hemen hemen her büyük kararı aynı riski taşır. Ama nedense annelik söz konusu olduğunda, tek bir yöndeki pişmanlıktan bahsetmemize izin veriliyor.
Belki de anneliği tavsiye etmememin sebebi bu. Bu kararın ağırlığını romantik cümlelerle hafifletmek istemiyorum. "Bir gülüşü her şeye değiyor" diyebilirim, ve bazı günler gerçekten değiyor. Ama bazı günler o gülüşün yanında uykusuzluk, endişe, görünmeyen emek ve hiç bitmeyen bir sorumluluk da oluyor. Biri diğerini yok etmiyor. Sevgi zorluğu silmiyor, zorluk da sevgiyi geçersiz kılmıyor. İkisi aynı potanın içinde eriyor çoğu zaman.
Kendi kısa süreli anneliğim hakkında şunu söyleyebilirim: Beni daha “düzgün” yaşamaya önem gösteren bir insana dönüştürdüğü kadar, yaşama dair önceliklerimi de değiştirdi. Sevgiyi öğrettiği kadar sınırlarımı da gösterdi. Büyüttü, yordu, korkuttu. Ve belki de en önemlisi, bir insanı çok severken kendimi kaybetmemem, kendilik halimi de gözetmeye devam etmem gerektiğini öğrenmeye çalışıyorum. Bunu başarıyor muyum? Her zaman değil. Zaten annelikle ilgili en dürüst cümlelerin içinde "her zaman" ifadesine pek yer yok.
Sana anneliği tavsiye edemem. Çünkü senin hayatın, senin bedenin, senin korkuların ve vazgeçmeye hazır oldukların hakkında yeterince şey bilmiyorum. Kimse bilmiyor.
Sana yalnızca şunu söyleyebilirim: Bu kararı verirken dışarıdaki seslerden biraz uzaklaş. “İlişki çocuksuz olmaz…", "Sonra yalnız kalırsın…", "Bir tane yap, gerisi gelir…" Bütün bu cümleleri bir süreliğine sustur. Sonra kendine sor: Ben gerçekten ne istiyorum?
Çünkü annelik, başkaları yaptığı için yapılacak bir şey değil. Yapmayanların eksik kalacağı bir hayat tamamlama paketi hiç değil. Bir insanın, bütün belirsizliğine rağmen kendi isteğiyle yaklaşması gereken büyük bir karşılaşma.
Ben kendi karşılaşmam için minnettarım. Ama onu sana öneremem. İnsan bu yolda ancak içine samimiyetle bakarak, oradan geçip geçmemesi gerektiğini anlayabilir. Geri kalan her şey, başkasının hikayesidir.
