Blog'a Dön
••Farkındalık

Şu Dönem Bir Geçsin

Şu an bitmesini beklediğin bir şey var, değil mi? Bir taşınma, bir karar, bir cevap. Hepimiz o şey bitince hayatın rahat kısmının başlayacağını sanıyoruz. Ben de uzun süre öyle sandım.

Şu Dönem Bir Geçsin

“Şu dönem bir geçsin, sonra rahatlayacağım.”

Bunu kaç kere söyledim bilmiyorum. Ya sen kaç kere söylemişsindir?

Şu taşınma bitsin de… Çocuğum biraz büyüsün… İşler bir düzene girsin de… Şu mesele bir netleşsin de…

Sonra rahatlarız.

Sonra bir bakıyorsun, o dönem bitmiş ama yerine başka bir dönem gelmiş. Onun da bitmesini bekliyorsun. Sonra bir başkası.

Hayatın bir türlü normal haline dönemediğini düşünüyorsun. Sanki bir yerlerde hayatın asıl, sakin, her şeyin aşağı yukarı belli olduğu bir versiyonu var da sen henüz oraya ulaşamamışsın.

Ben uzun süre böyle düşündüm.

Sonra yavaş yavaş şunu fark ettim: Galiba beklediğim o dönem hiç gelmeyecek. Bunu söylerken karamsar değilim bu arada. Hatta biraz rahatlatıcı bile buluyorum artık. Çünkü insan bir noktadan sonra kendine şunu soruyor: Acaba hayatın kendisi mi böyle?

Bir süre önce Brené Brown'ın kırılganlık üzerine söylediklerini okurken çok hoşuma giden bir tanımla karşılaşmıştım. Kırılganlığı üç şey üzerinden anlatıyor: Belirsizlik, risk ve duygusal olarak açıkta kalmak.

Aslında düşününce çok tanıdık.

Sonucunu bilmediğin bir şeyin içindesin. Bir karar veriyorsun, birine güveniyorsun, bir işe başlıyorsun, bir ilişkiye giriyorsun. Bir şeyin olmasını istiyorsun ama olup olmayacağını bilmiyorsun. Ve bütün bunların sonunda incinme ihtimalin var. İşte kırılganlık biraz da bu.

Biz ise genellikle kırılganlığı hayatımızın belli dönemlerine ait bir şey sanıyoruz.

Gençken ne yapacağını bilemezsin. Yirmilerde kafan karışıktır. Otuzlarında bir şeyleri oturtmaya çalışırsın. Sonra kırk olursun ve her şey biraz daha yerine oturur.

Öyle sanıyordum en azından yıllar önce.

Şimdi, bazı şeyleri eskisinden çok daha iyi biliyorum, doğru. Neyi istemediğimi mesela. Kimlerle iyi hissettiğimi. Hangi meseleleri artık mesele etmemem gerektiğini.

Ama bilmediğim şeyler de tonla…

Üstelik artık bunun yaşla birlikte tamamen ortadan kalkacağına da pek inanmıyorum.

Sosyolog Zygmunt Bauman, modern dünyanın belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışırken sürekli yeni belirsizlikler ürettiğini anlatıyor.

Çok tanıdık değil mi?

Her şeyi planlıyoruz. Araştırıyoruz. Karşılaştırıyoruz. En doğru kararı vermeye çalışıyoruz.

Çocuğumuz için en doğru okul. Kendimiz için en doğru iş. Yaşamak için en doğru şehir. Doğru ilişki, doğru zaman, doğru yatırım.

Bir de bunların doğru olduğundan mümkünse emin olmak istiyoruz. Ama olmuyor.

Çünkü seçeneğin çok olması, ne yapacağını daha iyi bildiğin anlamına gelmiyor. Bazen tam tersi hatta.

Eskiden pek çok şey insanın önüne zaten belirlenmiş olarak geliyordu. Yaşadığın yer, yapacağın iş, hayatının nasıl ilerleyeceği az çok belliydi.

Şimdi önümüzde sayısız seçenek var. Özgürüz, evet. Ama bütün bu özgürlüğün yanında bir de her seçimin sorumluluğunu taşıyoruz.

Üstelik yanlış karar vermemek gibi tuhaf bir beklentimiz var kendimizden.

Sanki yeterince araştırırsak, yeterince düşünürsek, yeterince doğru insanlara sorarsak hayatın bize kötü bir sürpriz yapma ihtimalini ortadan kaldırabilecekmişiz gibi.

Ben bazen kendimi tam da bunu yaparken yakalıyorum. Bir konuda karar vermem gerekiyor. Araştırıyorum. Biraz daha araştırıyorum. Bir arkadaşıma soruyorum. Başka birinin fikrini alıyorum. Sonra ilk başta bildiğim şeyden bile emin olamıyorum.

Çünkü aslında bilgi toplamaktan bir noktada çıkmışım. Garanti arıyorum.

Ve hayatın garanti vermek gibi bir alışkanlığı yok, böyle bir yükümlülüğü de yok. Bir de işin sosyal medya tarafı var tabii. Herkes bir şeyleri çözmüş gibi görünüyor. Yeni işe başlamış. Yeni eve taşınmış. İlişkisini yoluna koymuş. Çocuklarıyla şahane bir düzen kurmuş.

İnsan bazen bakıp düşünüyor: Herkes hayatını bir şekilde oturttu da bir ben mi halen bazı şeyleri anlamaya çalışıyorum?

Sonra biraz konuşunca, yakınlaşınca anlıyorsun. O yeni işe başlayan da emin değil. Çok mutlu görünen insanların da gece yatarken kafasında dönüp duran meseleleri var. Sadece onları pek paylaşmıyoruz. Herkes hayatının sonuç kısmını gösteriyor. Süreç kısmı çoğunlukla kendine kalıyor.

O yüzden de kendi hayatımızı başkalarının bitmiş projeleriyle karşılaştırıyoruz.

Halbuki kimsenin projesi bitmiş değil. Anthony Giddens'ın kimlikle ilgili söylediklerini hatırlayalım. İnsan kendini bir kere bulup sonra o haliyle yaşamaya devam etmiyor. Kim olduğumuzu, ne istediğimizi, nasıl bir hayat kuracağımızı sürekli yeniden düşünüyoruz.

Bu da bana artık çok mantıklı geliyor. Çünkü kırk yaşındaki ben, otuz yaşındaki benle aynı şeyleri istemiyorum. Belki elli yaşındaki ben de bugün çok emin olduğum bazı şeylerden vazgeçecek. Ve bunun kötü bir şey olması gerekmiyor.

Yine de belirsizliğin içinde durmak kolay değil. Bazen bir şey netleşene kadar hayatı askıya alıyoruz. İçimizden sürekli “Bir belli olsun da...” diyoruz.

Sonra belli oluyor. Bu kez başka bir şeyin belli olmasını bekliyoruz. Sanırım asıl yorucu olan da bu. Belirsizliğin kendisinden çok, hayatın belirsizlik bittikten sonra başlayacağına inanmak.

Bir de tabii kontrol etme meselesi var. Ben kontrol etmeyi seven ve bu halini dengelemeye çalışan insanlardanım. Plan yapmayı, önümü görmeyi, olabilecekleri düşünmeyi severim.

Ama artık şunu da görüyorum: Bazen plan yapmakla her şeyi kontrol etmeye çalışmak arasında çok ince bir çizgi var. Ve o çizgiyi geçtiğimde daha güvende hissetmiyorum. Daha yorgun hissediyorum. Çünkü her ihtimali düşünmek, hiçbir kötü ihtimalin gerçekleşmeyeceği anlamına gelmiyor.

Belirsizliği tamamen ortadan kaldıramayacağımızı artık biliyorum. O yüzden sonucunu bilmediğim şeylerin içinde de iyi hissetmenin, yaşamaya devam etmenin yollarını arıyorum.

Elbette plan yapacağız. Elbette karar vereceğiz. Elimizden geleni yapacağız.

Ama belki bütün bunları hayatın bir gün tamamen kontrolümüz altına gireceği beklentisiyle yapmayı bırakabiliriz.

Bir de her şeyi biliyormuş gibi davranmayı. Ben son zamanlarda bunu çokça deniyorum.

Bir arkadaşımla konuşurken bazen dümdüz söylüyorum: “Bilmiyorum ya. Gerçekten bilmiyorum ne olacak.” Eskiden bu cümleyi kurmak biraz başarısızlık gibi gelirdi. Şimdi karşımdaki insanın çoğu zaman “Ben de” dediğini görüyorum.

Bazen her şey yolunda. Bazen ne yaptığımı gayet iyi biliyorum. Bazen de hiçbir fikrim yok.

Ve muhtemelen bundan sonra da böyle olacak. Belki de artık “Şu dönem bir geçsin” demeyi biraz azaltmam gerekiyor. Azaltalım hep birlikte.

Çünkü şu dönem geçecek. Sonra başka bir dönem gelecek. Ve ben bütün bu dönemler boyunca da, her şeyin ne olacağını bilmeden yaşamaya devam edeceğim.